Hayattan payımıza düşen

Ümit Kıvanç geçenlerde hayattan payımıza düşenin utanmak olduğunu yazmıştı. Başkaları adına utanmak. Ne kadar haklı…

Bernie Gunther reloads

Addendum, 18 October 2013

  1. Berlin Noir (London: Penguin, 1993).
    March Violets (London: Viking, 1989).
    The Pale Criminal (London: Viking, 1990).
    A German Requiem (London: Viking, 1991).
  2. The One From The Other (London: Quercus, 2007).
  3. A Quiet Flame (London: Quercus, 2008).
  4. If The Dead Rise Not (London: Quercus, 2009).
  5. Field Grey (London: Quercus, 2010).
  6. Prague Fatal (London: Quercus, 2011).
  7. A Man Without Breath (London: Quercus, 2013).

Kütüphaneler ve meczuplar

Bugün kütüphanelerin meczupların gözde uğraklarından olabileceğine dair bir his uyandı içimde.

Altmış küsur senelik bir hikâyeyi teyit etmek üzere, artık nadirattan sayılan birtakım gazetelere bakmak için Çankaya’ya inmiştim. İzmir’de Milli Kütüphane’nin Araştırma Salonu buradadır. Ekserisi yerel olmak üzere, kütüphane koleksiyonundaki süreli yayınlar burada durur.

Dokuza çeyrek kala, benden az sonra, iki kılıksız oğlan geldi. “1982 senesinin gastesine bakmak istiyoruz,” dediler. Kütüphaneciler, “Yahu 1982’nin hangi gastesi?” bile demeden bunlara Yeni Asır’ı dayadı hemen. “Aslında başka gaste de bakacaktık,” diyecek oldu biri. Alışkın bir edayla, “Size bir tane yeter, zaten aslında burası sadece akademisyenlere açık,” diyerek savdılar bunları. Yeni Asır’ı alan oğlanın iddiası, kendilerine Mısır’da miras kaldığı, gazetede buna bakacakları. Vaktiyle Mısır’dan biri gelmiş. Bunlardan bir şey almış. Garipliği sezdim ya çok işim vardı, gerisini dinlemedim.

Sigara içmeye çıktığımda kütüphanecilerden biri yanıma geldi, “Bunlardan senede en az 15 tane gelir,” dedi. Bunlara ekseriya Mısır’da miras kalırmış; gelir, Nil mil diye birtakım hikâyeler anlatır, eski gazetelere bakar, giderlermiş. Kütüphaneci çıldırmış. “Size neden, kimden miras kalsın? Üstelik niye Mısır’da? Hadi diyelim ki kaldı, bu neden gastede çıksın?” diyor. Hele bir tanesi varmış. Kemalpaşalı. Elinde tapu kayıtları, Osmanlıca birtakım evraklar, kağıt desteleri, senede iki üç kez gelir, gazete ister, “Sizin bu kütüphanenin yeri benim,” dermiş. Kemalpaşalı’nın iddiası, Konak’ın tümüyle kendisine ait olduğu. Vaktiyle ona miras kalmış. Kütüphaneciye soracak olursan, üstü başı perişan, ayağında çorap olmayan bir adamcağız. “Tapudur, kağıttır, o işlerin hepsi masraf. Cebinde tutsa, hali biraz daha iyi olurdu,” diyor.

Bu hikâyenin üstünden çok geçmedi, biri daha geldi. Uzun boylu. Üstü başı düzgünce. Kadife pantalon, hiç de serin olmayan havaya rağmen kadife ceket. Hasbelkader gene kapıdaydım. Bu sefer dinledim. “Öğrenciydim,” dedi zorlanarak. “Olaylara bakacağım. Cumhuriyet, Hürriyet, Milliyet.” Tutuk konuşan biri. 55 yaşında var. “Öğle arasındayız,” dedi kütüphaneci. Hangi seneler diye sormadı. “Saat birde gelin, istediklerinizden bir tanesini çıkarayım.” “Bir cilt mi veriyorsunuz?” diye sordu yeni gelen. “Evet,” dedi kütüphaneci. “Zaten burası aslında sadece akademisyenlere açık.” Artık uzaklaşıp kendini duymayan kütüphaneciye, “Akademisyen değilim. Mühendisim,” dedi adam. Durdu. “Bir tane olsun. Emekliyim ben. Vaktim var,” dedi sonra. Ardından da bana dönüp karşıdaki lokantayı işaret ederek, “Fiyatlar nasıl burada?” dedi. İki kere. İkisinde de konuşurken zorlanarak. Her iki soruyu da, “Makul,” diyerek cevapladım. Önce lokantaya doğru yürüdü. Sonra bulvara. Ardından bakınca bir ayağının hafif aksadığını gördüm.

Akşam çıkarken geri gelip gelmediğini sordum kütüphaneciye. “Gelmedi,” dedi. “O hiç geri gelmez.” Arada uğrar, olaylara bakmak istediğini söyler, bir iki soru sorar, ama içeri girip gazetelere hiç bakmazmış.

“Coraggio, cugini—evviva l’anarchia!”

Remember Sante Geronimo Caserio executed today in 1894. Read the Manchester Guardian account.

Caserio

Listen to A Sante Caserio by From the Depths below.

Facebook my arse

The official result of the Iranian election has left Iranians as well as Iran-watchers in the West baffled, disgusted and bewildered. Perhaps from the start, however, Mirhossein Mousavi was destined to fail. He hoped to combine the articulate energies of the liberal upper- and middle-classes with the business interests of the bazaar merchants. But his campaigns conducted via text messages and Facebook were irrelevant to the rural and working classes, those struggling to make ends meet, day in, day out. Although Mr Mousavi tried to appeal to them by addressing the problems of inflation and poverty, they were not convinced. And one should remember that Iranians living in the fringes of the major cities and in the villages, while not enjoying the same ability to talk to the international media, constitute a large proportion of the voting public.

Read the rest of Reza Molavi’s “The genie may not go back in the bottle” along with Robert Fisk’s latest piece, “Iran’s day of destiny”.