Ankaralıyım. Gençlerbirlikliyim. Hatırı sayılır bir süredir yurtdışında yaşıyorum. Haliyle tribüne devam edemiyorum. Ancak yaz sonları Ankara’daysam. O da sezon başlarında birkaç maç… Sizi temin ederim, çok zor zanaat. Ankara’dan ayrıldıktan sonra haftasonları radyodan maç dinlemeye başladım. Böyle bir alışkanlığım yoktu oysa. Çocukluğumda kalmış, unutulmuş bir iş bu radyodan maç dinleme hali. İstanbul’da otururduk. Beşiktaş’da, mahallenin berberinde dinlenirdi maçlar. Gençler olmazdı hiç dükkanda. Sadece yaşlılar ve benim gibi çocuklar. Tüm bunları buraya geldikten sonra hatırladım. Fakat tribüne devam edemememe rağmen, bu sezon taraftarlık hayatımın en mutlu sezonu. (Bundan bir evvelki, 1994-1995 sezonuydu.) Zira bu sezon tam 3 (yazıyla, üç!) yurtdışı deplasmanında tribündeydim. Bir beraberlik, iki galibiyet! UEFA Kupa Finali’nin oynanacağı 19 Mayıs’a dek 3 deplasmana daha gitmeyi umut ediyorum. Ne de olsa final maçı tarafsız sahada, iki takım için de deplasman sayılmaz. 3 deplasman daha! Neden olmasın? Ersun Yanal söylemişti: UEFA Kupası’nı almak, Türkiye Birinci Ligi’nde şampiyon olmaktan daha kolay. Hepi topu 7 takımı mağlup etmeniz lazım. Fakat şimdi yolun tam ortasındayken bundan önceki deplasmanları yazmalı. Evvela, Ankara haricinde ikamet edip taraftar olmak ne demek, bununla başlayayım.
Diasporada Taraftarlık
Hollanda’ya gelip de buranın profesyonel liglerde oynayan bir takımı dahi olmayan Leiden’da sudan çıkmış balığa dönünce, evvela güçlü bir radyo almayı düşünmüştüm. (Küçük bir ara notu: Leiden’ın profesyonel olmasa da ciddi bir takımı var esasen: ASC, yani Ajax Sportman Combinatie. Leiden’ın 1892′de müesses kriket ve futbol kulübü. Renkleri de güzel: Kırmızı-siyah! Şimdi amatör ligdeler belki, fakat Hollanda’nın asıl Ajax’ı, Amsterdam Ajax’a isim hakkını veren kulüp, bu kulüp. Nadiren de olsa maçlarını seyrettiğim ASC’nin hikayesini başka bir yazıda anlatayım.) Sonra farkettim ki TRT internet üzerinden naklen yayın yapıyor. Teknolojinin gözünü seveyim… Haftasonu mesailerim sabitlendi böylece. Bir, bizim maçın oynandığı gün internet bağlantısı için ofise gidilecek; iki, pazar akşamları TRT-Int’te de yayınlanan Spor Stüdyosu vakti geldiğinde mutlaka evde olunacak. (Küçük bir ara notu daha: Evvelki pazar akşamı [22 Şubat] televizyonu açıp da Spor Stüdyosu’nda yıllardan beri görmeye alıştığım, her hafta sabırsızlıkla beklediğim Levent Özçelik-Zeki Çol-Ömer Üründül üçlüsünü ekranda göremeyince felaket keyfim kaçtı. Evvela anlamadım vaziyeti. Neden sonra akıl edip TRT haber dairesine döşendim elektirikli mektubumu: Futbol seyircisi sizin nazarınızda pasif alıcılardan mı ibarettir? Türkiye’nin en muteber futbol programlarından birisinin içeriğini durduk yere nasıl baştan aşağı değiştirebilirsiniz? Hıncal Uluç, ben Parma deplasmandayken, gazetedeki köşesinde, programın Zeki Çol’un Futbol Federasyonu’nu eleştiren yazısına kurban gittiğine değinmiş laf arasında. Döndükten sonra okuyorum.)
Bunun haricinde, Dijitürk Euro abonesi bir kahvehanemiz var Leiden’da: Osmanlı. Fakat müdavimleri, neden bilmem, Köylü diye bahsediyorlar buradan. Çoğu Fenerbahçe ya da Trabzonspor taraftarı. Bizim maçları Köylü’de seyrediyorum. İlk başlarda biraz zor oldu gerçi: Tamam Gençlerbirliklisin de, ilk takımın ne? Kardeşim, ne demek ilk takımın ne? Gençlerbirlikliyim diyorum ya işte! Ama gönülbağım olan bir ikinci takım daha soruyorsan, söyleyeyim! Göztepe!.. Neyse, alıştılar zaman içinde. Şimdi takip bile ediyorlar. Ben Lizbon deplasmanından döndükten sonra sordular: Gazetede resmin çıktı, gördün mü? Kaçırdığım bir şey olursa, Ankara’daki arkadaşlar sağolsunlar, mutlaka Gençlerbirliği Taraftarlar Derneği’nin resmi web sitesi Alkaralar‘a yansıyor. Okuduğum en güzel tarih kitabının yazarı arkadaşım Tanıl Bora, kulüp dergisi Gençlerbirliği çıktıkça birer kopya gönderiyor; ayrıca takımla ilgili gelişmeleri düzenli olarak yazıp bildiriyor. Eh, daha ne olsun?..
Bu faslı bu enfes tarih kitabı nedir, söylemeden geçmeyeyim: Ankara Rüzgârı: Gençlerbirliği Tarihi (Ankara, 2003). Hoş üstüne çok yazıldı, çizildi; kitabın methini duymayan kalmamıştır. En son ben Parma deplasmanındayken Doğan Hızlan yazıp methetti. Gene de bu kitabı sadece taraftarlara -bir tek Gençlerbirlikliler’den de bahsetmiyorum ayrıca, her renkten tüm taraftarlara- ve futbolseverlere değil, tarihe, tarihyazımına alaka duyan herkese şiddetle tavsiye edip gönül borcumu ödeyeyim.
29 Şubat 2004, Leiden
Pazar. Mutad olduğu üzere TRT Radyo 1 dinliyorum. Üstelik evdeyim! Sabah kalktığımda Danimarkalı alt komşumun bugün bana, esasen tüm mahalleye, kablosuz ağ bağlantısı hizmeti arzettiğini farkediyorum. Sinyal gücü iyi ile mükemmel arasında. Buna itimat ederek ofise gitmiyorum. Dışarıda hava güneşli. Yavaştan esen rüzgar, son deplasman dönüşü balkona astığım kırmızı-siyah bayrağı hafiften dalgalandırıyor. Çayım ocakta. Velhasıl kelam, keyfim yerinde. Naklen yayın az önce başladı. Merkezde, Tansu Polatkan. Takım Konyaspor’la oynuyor. Dakika 31. Daha 4. dakikada bir tane yedik. Olsun, ziyanı yok. Birazdan devre arası olur. Evvela Reksan Reklam sunar -galiba hala çocukluğumda duyduğum cıngılı kullanıyorlar reklamlardan önce-, sonra hafif müzik yayını başlar. İkinci devrede toparlarız. Şimdi düşünelim. Her şey nasıl başlamıştı?..
28 Ağustos 2003, Ankara
2002-2003 sezonunu (ne yazık ki!) 3. tamamlamışız. UEFA Kupası’nda oynacağız. Daha önce 19 Mayıs Stadyumu’nda iki uluslararası maç seyretmişliğim var. 1994-1995 sezonunu 5. bitirdiğimiz için o yaz Inter-Toto Kupası’nda oynuyoruz. 4-0′lık Hapoel ve 3-0′lık La Valetta Floriana maçlarında “gecekondu” tabir edilen kalearkasındayım. 19 Mayıs’ı bilenler bilir, tabelanın olduğu değil öteki kalearkası, Gençlik Parkı’nı gören. Ankara’nın o güzel yazında, Hapoel maçının piknik havasında geçtiğini hatırlıyorum. Ama UEFA başka. 2000-2001′de Kayseri’de kaldırdığımız Türkiye Kupası sayesinde ertesi sezon UEFA Kupası’na bir kez katılmışlığımız var gerçi. Ama ilk turdan çıkmayı başaramıyoruz. O yüzden bu sene mühim.
Kuralar çekilecek. Yenişehir’deyiz. Bir televizyon bulmalı. Tribüne birlikte devam ettiğimiz arkadaşlarla beraber Kızılırmak Sokak’la Olgunlar Sokağı’nın köşesindeki Kent Kıraathanesi’ne gidiyoruz. Biz vardığımızda sonuç belli olmuş: Torbadan çıkan, Blackburn Rovers! Tüh be, diye düşünüyorum. Çıka çıka İngiliz takımı çıktı. Zor olacak. İlk maç 24 Eylül’de, Ankara’da. Ben 15 Eylül’de Hollanda’ya dönüyorum. Bir on gün daha kalsam? Hiç oluru yok. Pekala, ben de Blackburn’deki maça giderim öyleyse. Tabii ya!.. Blackburn’e gitmek, Ankara’ya gitmekten daha kolay. Bu beni biraz teselli ediyor. Hoş, fırsat çıktığında kolay zor, çok fazla umurumda değil. 2001 ve 2003′te oynadığımız Türkiye Kupası finalleri için Hollanda’da işi gücü bırakıp Kayseri ve Antalya’ya gitmişim. Ama şimdi 24 Eylül’ü bekleyemem. Oluru yok. Blackburn’e gideceğiz artık.
16 Eylül 2003, Leiden
İlk iş Alkaralar üzerinden arkadaşlara temas etmek. İngiltere’ye maça gideceğiz. Acaba orada taraftarımız var mı? Ankara’daki ilk maç öncesinde Blackburn Rovers taraftarlarıyla temasa geçerek bir taraftarlar arası dostluk maçı tertip edilmesine önayak olan, bunu başarabilmek için canla başla çalışan Barış Karacasu, asoe takmaadını kullanan üyemizin Londra’da mukim olduğunu bildiriyor. Nazik bir not yazıp kendimi tanıtıyorum, derdimi anlatıyorum. İkinci işim, Blackburn Rovers Futbol Kulübü Taraftarlar Derneği’nin sitesine, üye olmak. Benden önce bir sürü taraftarımızın bunu yapmış olduğunu görüyorum. Taraflar arası dostluk maçının nasıl tertip edileceğine dair bir tartışma başlamış bile. Rovers taraftarlarına da kendimi tanıtıyorum. Blackburn’de buluşmak üzere sözleşiyoruz. Telefonlar alınıp veriliyor.
18 Eylül 2003
Bir telefon. İyi günler, ben Akşit Özkural. Londra’dan arıyorum. Asoe! 12 yıldan beri İngiltere’de yaşıyor. Talebe olabileceğini düşünmüştüm. Değil, Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitireli epey olmuş. Bankacı. Bu neredeyse yarım saatı bulan sayısız telefon konuşmalarımızdan ilki oluyor. Akşit Özkural, Akşit Özkural… İsim hiç yabancı değil. Hatırlıyamıyorum. Ancak akşam eve dönünce farkedeceğim: Akşit ağabeyin kitapta yeri var! Hangi kitaptan bahsettiğim aşikardır herhalde. Elbette Ankara Rüzgârı! Babası eski kaptanlarımızdan. Kendisi de vaktiyle kulübün basketbol takımında oynamış.
24 Eylül 2003
İlk Rovers maçını Köylü’de seyrediyorum. Yanımda taraftar desteği olarak benimle aynı üniversitede çalışan kıdemli ağabeyimiz Mehmet Emin var. Futbolla arası pek yok gerçi. Gene de heyecanımı ve maçtan sonra sevincimi paylaşıyor. Kahveye gitmeden önce Alkaralar‘a bakmışım. Taraftarlar arası dostluk maçı Ankara’da tam bir olay olmuş. Laf aramızda, bizimkilerin galibiyetiyle bitmiş. 19 Mayıs tribünlerinde, boyunlarında Gençlerbirliği kaşkolu, Rovers taraftarlarını seçiyorum. Devre arası Ankara’ya telefon: tribünlerin sesi geliyor. Öyle coşkulu ki! Maç 3-1 bitiyor. Gece uyuyamıyorum. Sürekli 3. gol geliyor gözümün önüne. Tribünde olamadığım için içim biraz buruk. Ziyanı yok, ikinci maçta tribünde olacağım. Ertesi gün ilk işim, kısa bir tebrik mektubu yazıp kulübe fakslamak.
26 Eylül 2003, Amsterdam
Önceki Britanya vizem 6 aylık ve süresi dolmuş. Yenisini almak lazım. Böyle bir şey talep etmememe rağmen yenisini 2 senelik veriyorlar. Bu bir işaret olabilir mi? Turu geçeceğiz ve Britanya’da en az bir takımla daha oynayacağız? (Hala Celtic bekliyorum.)
4-5 Ekim 2003, Leiden
Cumartesi. Ofisteyim. Adanaspor maçını 6-0 almışız. Keyfim yerinde. Şehre yeni gelen arkadaşlardan biri arıyor: Ben sokağa çıktım, birlikte bir şey yapabilir miyiz? İçmeye gidiyoruz. Ertesi sabah kalktığımda cüzdanım olması gereken yerde değil. Hayatımda ilk defa! Gece yolda düşürmüş olmalıyım. Pekala, canımız sağolsun. Fakat kimliğim, yani oturma iznim cüzdanda! Ki bu da yasal olarak Hollanda sınırları haricine çıkamamam demek. Nasıl ya? Ben deplasmana gidecektim! Maça on gün var. Bu sürede oturma iznimi yenilemem mümkün değil. Ne yeni kimliği? Yabancılar polisinden geri dönüş vizesi için randevu dahi alamayabilirim. Pekala, sakin olalım… En kötü ihtimali hesap ediyorum: Hiçbir şeyi yetiştiremem. Pekala, yetişmesin. Ben deplasmana giderim. Pasaportum sağlamda. Britanya’ya girerken bir sorun çıkmaz. Dönüşü de Hollanda sınır kapısında düşünürüz. Bu muhasebe beni rahatlatıyor. Karakola gidip cüzdanımın kaybolduğunu bildiriyorum. Polis soruyor: Cüzdanınızda neler vardı? Sayıyorum: Gençlerbirliği Spor Kulübü üyelik kartım, kimliğim, kredi ve banka kartlarım, kütüphane kartım… Anlamsız gözlerle bakıyor. Ben bankalara telefon edip kredi kartlarını iptal ettirirken, not aldığı listeyi daktilo ediyor. Karakoldan çıkarken elime tutuşturdukları rapora bakıyorum. Benim verdiğim sırayla yazmamışlar.
6-14 Ekim 2003
Düzenli olarak Rovers taraflarıyla haberleşiyoruz. Ankara haricinde Londra ve Leiden’dan da iki taraftar geleceğini biliyorlar. Bilet benim için hala bir dert. Elimde tutmadıkça içim rahat etmeyecek. Rovers taraftarlarından Paul, emin ol, dert değil; bir aksilik çıkarsa ben kendi biletimi sana vereceğim, diye yazıyor. Daha fazla uzatmanın alemi yok. Yola çıkmadan taraftarlar arası maçın rövanş saatini öğreniyorum. 14:00. Biraz geç başlarlarsa yetişeceğiz.
14 Ekim gecesi, Leiden – 15 Ekim 2003, Londra-Blackburn-Londra
Mazallah uyur kalır, uçağa yetişemem diye yatmıyorum. Belli mi olur? Saat çalmaz; saat çalar, ben duymam… Dünyanın bin bir türlü hali var. En temizi hiç yatmamak. Sabah Akşit ağabeyle sözleştiğimiz gibi Londra’da, Liverpool Street tren istasyonunda buluşuyoruz. Birbirimizi tanımak hiç güç olmuyor. Kırmızı-siyah donanımımız kuvvetli.
Yolumuz uzun. Arabayla gideceğiz. İngiltere’nin, Londra’nın batı tarafından kuzeye doğru çıkan ana arterinde 400 kilometre! Londra’dan çıkarken Ankara’yla telefonlaşıyoruz. Maneviyatımız artıyor. Biz yıllardan beri tanış gibiyiz. Akşit ağabey bizim kulübün aile ya da yatılı okul hali diyebileceğim havasından bahsediyor. Biz on kişiyiz, birbirimizi biliriz. Fakat elbette her ikimizin de arzusu taraftar sayımızın artması! Manchester ardımızda kalana dek birçok Gençlerbirliği hikayesi dinliyorum. Akşit ağabey yolda görmem gereken yerleri işaret etmekten de geri kalmıyor. Birmingham’ı geçerken solda Aston Villa’nın mabedini mesela. Cazibeli görünüyor!
Yol arkadaşımın benim yaşım kadar taraftarlık hayatı var. Askeri terminolojiye müracaat edeyim: O yüksek rütbeli, ben yıldızını yeni takmış teğmen. Şöyle bir düşünüyorum: Ankara’ya 1990′da yerleşmişim. Fiili sempatizanlığım aşağı yukarı iki sene devam etmiş. Fakat ciddi bir sempatizanlıktan bahsediyorum. Kadıköy’de yatılı okurken okul formamın yakasında, inadına -nereden edindiysem-, Altay rozeti taşımak gibi bir şey değil bu. Sempatizanlıktan taraftarlığa terfi ettiğimden (1992-1993 sezonu) bu yana da düzenli tribün mesaim var. Yani Ankara’dayken vardı. Uzun bir süre gecekondu; tek bir kere, zannederim 1995-1996 sezon açılışında -kulüp tören yapmıştı- kapalı; 1997-1998′de bir sezonluğuna maraton. (Uğurlu gelmedi, o sezon neredeyse küme düşüyorduk. Sürekli dipdeyiz, hep bunu konuşuyoruz. Son laf sürekli Murat Gültekingil’den geliyor. Hep aynı: Tamam, seneye maçlarımızı Cebeci Stadı’nda paşa paşa seyrederiz! Başımız ellerimizin arasında seyrettiğimiz 1-2′lik o Vanspor maçını asla unutamayacağım. Maraton kalabalığı Vanspor’u alkışlıyor…) Sonra elbette gene çekirdek taraftar kitlesinin mekanı gecekondu… 2002-2003′te resmi olarak hala gecekondudayız. Kulüp o sezon ilk defa kombine bilet çıkardı. İki tane edinip Hollanda’ya gelirken arkadaşlara bıraktım – bilete süs muamelesini reva görmemelerini söylemeyi de ihmal etmedim elbette. O sezon sonuna doğru Ankara’dan tekrar maratona göçüleceği haberi ulaştı. İlkin muhalefet ettim. Fakat hem tribün arkadaşlarım gerekçelerinde haklı gibiydi, hem de (kelimenin hakiki anlamıyla) hariçten gazel okumanın alemi yoktu. Bu sefer maratonda kalıcı gibiyiz.
Yolda dinlediğim hikayelerden aklımdan hiç çıkmayacak olanı, Akşit ağabeyin 1979′da henüz flört ettiği kız arkadaşıyla birlikte gittiği Kırıkkale maçı. (Bu, dinlediğim “gel seni gezmeye götüreyim,” hikayelerinin sonuncusu olmayacak. Hoş, bu konuda bizzat kendim de tecrübeliyim!) O gün bir avuç Gençlerbirliği taraftarı staddan polis-jandarma koridorunda çıkıyor! Akşit ağabey, maçtan sonra, yahu, kızı getirmekle hata ettik galiba, diye kendini yiyor. Hikayeyi ertesi sabah kahvaltıda bir de Akşit ağabeyin eşi Sema abladan dinliyorum: Hoş adam! Bu taraftarlığını da artık olduğu gibi kabul etmek lazım, diye düşündüm, diyor.
Manchester’dan sonra yolda daha dikkatliyiz artık. Taraftarlar arası maçın yapılacağı Rovers’ın idman sahası Blackburn’un dışında bir köyde. İkimiz de evvelden coğrafya çalışmışız gerçi. Haritalar-krokiler kucağımda, biraz dikkatli olursak elimizle koymuş gibi bulacağız. Öyle oluyor. Sahaya girdiğimizde uzaktan el sallıyorlar. Maç kısa bir süre önce başlamış.Televizyon kameraları var. Taraftarlar arası maç Ankara’da olduğu gibi Blackburn’de de sükse yapmış. Önceden haberleştiğimiz Rovers taraftarlarıyla tokalaşıyoruz: Paul, Steve, John Paul ve babası ve diğerleri… Maçı bu sefer onlar alıyor. Fakat, gene laf aramızda kalsın, İngilizler’in tabiriyle on the aggregate, biz galibiz. Alkaralar.com’daki takma adıyla Kaychii’yle tanışıyoruz. O da bizim gibi deplasmana deplasmandan gelenlerden…
Maçtan sonra arabada koltuğumu bir Rovers taraftarına bırakıyorum. Stada gidene dek bize rehberlik edecek. Ewood Park’a vardığımızda arabayı bırakacak bir yer arıyoruz. John Paul’le birlikte stadın ana kapısından girdiğimizde görevlilerden birinin yakasında bizim ve Rovers’ın amblemlerini taşıyan bir yaka iğnesi, bir diğerinin boynunda bizim kaşkolu görüyorum. Takımları getirecek otobüslerin gireceği, stadın özel park yerini işaret ediyorlar. Hoş bir jest daha. Çıkışta bir kaşkolcuya denk geliyorum. Maç için bir memorabilia yaptırmışlar: Bir tarafı Rovers, diğer tarafı Gençler, altında maçın tarihi yazıyor. Kaça, diyorum. 5 pound. Bir tane versene. John Paul temkinli. Nedir, diyorum, pahalı mı? Yok, diyor, normal. Bizim kulübün mağazasında da daha ucuza olmaz böyle şeyler. Onun takıldığı şey başka: Kaşkolun Rovers tarafına işlenmiş Union Jack’i işaret ediyor: Bu ne ya? Biz Britanyalı değiliz ki, İngiliziz!
Bu kaşkolcuyla maç sonrası tekrar karşılaştığımızda takılacağım: Selam bilader… Ne o, malı bitirememişsin? Önce tebrik edecek, sonra soracak: Daha ister misin? Kaça vereceksin? Çifti 6 pound?.. Hayatta olmaz, üçüne 5 pound veririm! Hiç ikiletmiyor. Zaten hali kalmamış, tanesine 1 pound vereyim, hepsini alayım desem, razı gelecek. Kaşkollardan ikisini alkaralar.com’u vareden emekçilerden Bülent Atlas’la Ankara’ya gönderiyorum. Biri Tanıl’a, diğeri Barış’a! Ben Barış’a aldım zaten, diyor. İyi madem, sen bunları Tanıl’a ver, biri zaten onun, diğerini o takdir etsin.
Stadın altındaki Rovers taraftarlar kulübü Blues’a gidiyoruz topluca. Oysa belki şehirde biraz dolaşırız diye konuşmuştuk. Neyse, zaten maçtan başka hiçbir şey düşünemiyorum. Biz Darwen End tribününde olacağız. Stada girmeden bilet gişesinin önünde okunan beste: Stadlarda rüzgar, aklımda maç var… İçeri girdiğimizde ilk ve tek hayalkırıklığını yaşıyorum. Tribünün 3. katındayız! Bu ne ya? Aklımda o ana dek seyretmiş olduğum İngiliz maçları var. Hani taraftarın kalenin hemen 10 metre arkasında olduğu maçlar. Güvenlik, diyor Akşit ağabey. Henüz bilmiyorum ama Sporting CP maçında hayal ettiğim o zaviyeden maç seyretme muradına ereceğim.
Maçtan hemen önce Gençlerbirliği Taraftarlar Derneği başkanımız Doğan beyin de aralarında bulunduğu üç taraftarımız sahada. Bizim tribünden seçilmiyor gerçi. Elektirikli tabeladan seyrediyoruz. Flamalar değişiliyor; Rovers-Gençlerbirliği arasındaki dostluk perçinleniyor. Biz yukarıda organize oluyoruz; maç başladığı an bizim tribün inliyor: Burası Ankara, burdan çıkış yok! Telefonlar geliyor. Güzel, sesimizi Ankara’ya duyurmuşuz. İnsanlar bir de Akşit ağabeyle benim başımdaki mavi şapkaların ne olduğunu soruyorlar. Bu da bizden küçük bir jest: Blackburn Rovers şapkası. Bir ikinci tezahüratımız vaktiyle Akşit ağabeylerin 19 Mayıs’ta, maratonun sol göbeğinden bağırdıkları: Gençlerbirliği!.. İleriiii! Bunu 19 Mayıs’ta tekrar tutturabilir miyiz acaba?
Maç kabus gibi. Nasıl anlatayım? Şansımız yaver gitti, desem olur mu? O maçın nasıl tek gollü beraberlikle sonuçlandığını hala bilmiyorum.
Gece yarısından evvel tekrar Londra’ya doğru yola düzülüyoruz. Gelirken 6 saatte aldığımız yol, bu sefer yaklaşık 3 buçuk saat çekiyor. Biraz da mecburiyetten. Akşit ağabey sabahın köründe bir iş toplantısı için Rotterdam’a uçacak. Eve varınca ben yatıyorum. Amsterdam-Londra arası havayolunu saymazsak, bir günde 800 kilometreden fazla yol yaptık. Akşit ağabey taksiyi çoktan çağırmış, banyoya giriyor.
Ertesi sabah 2 kilo gazete alıyorum. (Eve dönünce tarttım. Şaka değil, hakikat!) Bir kısmını kesip Ankara’ya gönderiyorum.
17 Ekim-26 Kasım 2003, Leiden
Kuralar çekiliyor. Sporting CP. Londra ve Ankara’yla konuşuyorum. Lizbon’a gideceğiz. Maçın 27 Kasım günü oynanacağını sonradan farkediyorum. O gün ders anlatmam lazım! Bir ara çözüm icat ediyorum ama gerek kalmıyor. Doktora hocam, ben icat ettiğim hal çaresini telaffuz etmeye çalışırken, o gün senin daha mühim bir işin olduğunu zannediyordum, diyor. Halden anlıyor, 1967′den bu yana sıkı Celtic taraftarı. Fakat ne de olsa Hollandalı, milli takımlardan Ajax Amsterdam’ı destekliyor. Ayrıca yukarıda bahsettiğim ASC’nin de koyu bir taraftarı. Çocukken kendisi oynamış. Şimdi de oğlu Otto’nun oynadığı 7-9 yaş grubunun teknik direktörlüğünü yapıyor. Ciddi bir iş. Çocukların deplasmanlı ligi var. Bir maçlarını seyrediyorum. ASC’de bir kıvırcık var. Oğlan bayağı topçu. Maçtan sonra benim hocaya soruyorum: Şu oğlan, kıvırcık olan hani, diğerlerine göre yaşça daha mı büyük? Hayır diyor, hafif sinirli, annesi Latin Amerikalı. Kanlarında var! Otto uzun bir süre boynunda Blackburn’den maç çıkışı üçünü 5 pounda aldığım şu meşhur kaşkollardan birisiyle dolaşıyor. Hocaya Blackburn dönüşü bir kaşkol, bir taraftar forması armağan etmiştim. Derdim, adamı Gençlerbirliği’ne kazanmak. Zira bizim ligden Beşiktaş’a sempatisi var. Kaşkol kendisine nasip olmamış.
Elimdeki formalardan ikisini İngiltere’de arkadaşlarıma bırakmışım. Maksat, taraftarlarımız artsın. Sonuncu ekstrayı Meksikalı arkadaşım Enrique Garcia Garcia’yla takas ediyorum. Bana karşılığında siyah bir Atlas (bilmeyen vardır belki diye: Atlas, Meksika’nın güzide kulüplerinden biri) tişörtü armağan ediyor. Takasın gerçekleştiği yer Köylü. Birlikte Gençlerbirliği-Beşiktaş maçını seyretmeye gitmişiz. O gün (9 Kasım, Pazar) Osmanlı’da bir ahbabım daha var: Alekos Lamprou. AEK taraftarı. O da doktora hocam gibi Beşiktaş sempatizanı. Enrique’nin ailesi İspanyol İç Savaşı’nda Cumhuriyetçiler’in safında savaşmış. Mağlubiyetin ardından Meksika’ya göçmek zorunda kalmışlar. Komünist dede hala hayatta ve inatçı. İspanya’ya tekrar bir kez olsun gitmemiş! Enrique’nin hem kendi ailesinden ötürü, hem eşi İspanyol olduğu için bir İspanyol pasaportu alma hakkı var. Almıyor. Oysa doktora çalışmaları için Almanya’ya yerleşecek. Bir AB pasaportu onu oturma izni için aylarca beklemekten kurtarır. Almıyor. Sebep, ideolojik. Pasaportunda kraliyet arması taşımaktansa, haymatlos olmayı tercih edermiş. Ben Parma deplasmanındayken o İspanya’da, Valencia-Beşiktaş maçında, tribündeydi. Enrique’nin tavrını, anti-Madrid olarak izah edeyim. Bu sezonki 1-1′lik Real Madrid-Valencia maçında da (15 Şubat) tribündeymiş. Hayatımın en büyük maçlarından biri, diyor. Bunlar 1-0 galipken hakemin 90. dakikada bir penaltı icat etmek için satın alınmış olduğunu yazdı bana. Bir de nasıl tezahürat ettiklerini: [Real Madrid] İktidarın takımı ve halkın yüzkarasıdır! (Bu tezahürat, Real Madrid marşının eğriltilmiş hali. Orijinali aşağı yukarı şöyle: [Real Madrid] Savaşcı ve asil bir insandır!)
Sporting maçı yaklaşırken Tanıl, Yetkiner Mayda’nın koordinatlarını yazıyor. Bizim kulübün basın danışmanı. Yazıp kendimi tanıtıyorum, haberleşiyoruz. Takımın kalacağı oteli öğreniyorum. Bu sefer daha iyi coğrafya çalışmak lazım. Akşit ağabey gelemiyor. Lizbon’da tek başımayım. Coğrafya dersinde, hafızaya nakşedilecek kerterizler: Şehir merkezi, José de Alvalade Stadyumu, takımın kalacağı otel.
26 Kasım gecesi, Leiden – 27 Kasım 2003, Lizbon
Bir önceki deplasmanda seyahat evveli uykusuzluğun iyi bir şey olmadığını tespit ettiğim için bu sefer gece yatıyorum. Hatta uyuyorum bile. 3 saat! Sabah indiğimde Lizbon’da hava pırıl pırıl. Yaz gibi. Allahım, ben neden Hollanda’da yaşıyorum? Şehir merkezine gitmek için bindiğim otobüste telefon çalıyor: Mekteb-i Mülkiye’den kadim dostum Özgür Ç. Paris’ten arıyor. Akşam Gaziantep-Lens maçına gidiyorum, diyor (demiş); başarılar diliyor. (Özgür’ün Antep maçına gittiğini aslında Leiden’a döndükten sonra tekrar aradığında idrak ettim. Ben otobüsteyken, bir maçtan bahsettiğini hatırlıyorum gerçi. Fakat o an benim aklımda tek bir maç vardı!)
Şehir merkezinde bir otele yerleşip soluğu takımın kaldığı otelde alıyorum. Fakat evvela yukarı çıktığım metro durağından stadın göründüğünü farkedip bir süre bu manzarayı seyrediyorum. Yanıma gerekli maç malzemesini almışım: Forma, kaşkol ve Blackburn’de Bülent’ten devraldığım koca bir bayrak. 19 Mayıs’ın çevresinde yürürken bir süre sonra bu bayrakları görmez olursunuz. Ancak yeni bir malzeme çıkmışsa farkedilir. Oysa diyar-ı küfr’de o bayrak benim için bir nimet! Lobiye girdiğimde Yetkiner Mayda ortalıklarda değil. Fakat tanıdık yüzler görüyorum. Bir köşede oturan kalabalığın içinde şunları seçiyorum hemen: İlhan Cavcav, Atilla Aytek ve Cem Onuk. Yaklaşıp kendimi tanıtıyorum. Atilla bey tokalaşırken, memnun oldum, ben de Başkan Vekili Atilla Aytek, diyor. İşe bak! Ne desem, ben sizi zaten tanıyorum, mu? Tanımadıklarımla da tanışıyoruz.
Sonraki bir-iki saati Yetkiner Mayda’yla sohbet halinde geçiriyoruz. Bu sefer taraftar getirilmemiş. Sadece kulüpte vazifeli olanlar, yöneticiler ve eşleri. Ben bilet almak üzere stada doğru yola çıkarken bizim topçular lobide volta atıyorlar.
José de Alvalade’yi görüp hayran kalmamak elde değil! Ewood Park güzeldi belki, fakat orası bu gördüğümle mukayese dahi edilemez. (Küçük bir aranotu: Henüz içine girip maç seyretmiş olmasam da Amsterdam’da Ajax’ın stadyumu Arena’yı biliyorum. İlk gördüğümde ondan da çok etkilenmiştim. Fakat Alvalade, muhteşem; Arena, ürkütücü. Gene de, yani Alvalade’nin tüm ihtişamına rağmen, kendi adıma bugüne dek gördüklerim içinde en çok sevdiğim stadın Alsancak Stadyumu olduğunu teslim etmeliyim. Bir gün kendi kulübümün de Alsancak benzeri bir stada sahip olmasını canı gönülden istiyorum. En çok 10 bin kişilik. Bu uzun süredir Gençlerbirliği’nin gündeminde esasen. Fakat arazi bir sorun. Bu meseleyi Parma’da Sayın Başkan İlhan Cavcav’a ve Mali Asbaşkan Hayri Güler’e soracağım.) Bilet gişeleri çoktan açılmış. Konuk takıma ayrılan yerden bilet istediğimi söylüyorum: Sorsam mı acaba? Benden başka bilet alan var mı? Gülerek, yok, diyorlar.
Gidip stada gireceğim kapıyı tespit ediyorum. Sonra otele geri dönüp çantayı alıyorum. Biraz oyalandıktan sonra tekrar yola koyuluyorum. Çantayı ilk planda otelde bırakmamın tek bir sebebi var: Vakit geçsin. Gene de stada vardığımda maçın başlamasına 3 buçuk saat var. İlk bir saati stadın altında geçiriyorum: Muhtelif dükkanlar, her yaştan insanın maçtan önce vakit geçirebileceği bir sürü eğlence yeri, lokantalar, büfeler… Köfte-ekmek ve bira alıp bir masaya ilişiyorum. Kimse benim farkımda değil. Maça çoluk, çocuk ailecek gelenler akşam yemeklerini yiyorlar. Sadece çekirdek ailelerden de bahsetmiyorum. Hepsi ful aksesuar, dede-nine-baba-anne-çocuklar-ve-torunlardan müteşekkil bir aile yaklaşınca, masamı onlara devrediyorum. Bir süre, şu hayalle oyalıyorum kendimi: Bizim de böyle bir stadımız olsa -ebat hususuna yukarıda temas etmiştim, derdim bu değil-, mesela ben de maça annemi alıp gelsem… Hayal güzel, fakat beni teselli etmiyor. Kalabalık dayanılır gibi değil. Zira hepsinin Sporting taraftarı olduğu, bir süre sonra tribüne doluşacakları fikri çok korkutucu. Bu hissiyatımı Tanıl’la paylaşıp apar topar kaçıyorum oradan.
Kapıda çok beklemem gerekmiyor. İçeri girip yerime oturuyorum. (A11, sıra 18, koltuk 4. Yani stadın kuzeyi; salon, balkon değil, yani kalenin 10 metre arkası!) O bölüm tamamen bizim. Ama ben gidip biletin üstünde yazan koltuğa oturuyorum. (Tribün tecrübesi olmayan biri değilim. Bunu o bomboş stadı gördüğümde ne yapacağımı kestiremediğim için yaptım. Herhalde.) Koskoca stadda görevlilerden başka bir Allahın kulu yok. (Sonraki bir buçuk saat boyunca da olmayacak!) Bir onlar, bir ben… Bir gazete çıkarıyorum ama okuyabilecek gibi değilim. Az sonra kendimi aşağıdaki görevlilerin gözünden görmeye başlıyorum: Deli galiba, diye düşünüyorlar… Ya kimse gelmezse? Ben de böyle düşünüyorum. Neden sonra aşağıdaki görevliler arasında bir hareketlenme… İçeri üç kişi alıyorlar. Ohh!.. İkisi Lizbon’da mukim, diğeri Almanya’dan Portekiz’de çalışan ağabeyinin yanına gelmiş. (Ödülünü maçtan sonra staddan sırtında Mustafa Özkan’ın formasıyla çıkarak alacak! Tribüne Ali Tandoğan’ın da forması geldi. Belki başka formalar da… Evet, sanırım El Saka’nınki de. Ben Gençlerbirlikliyim, mütevazıyım! Hepsini tribündekilere bıraktım. Fakat şimdi düşününce kaptanın o maçta giydiği 14 numaraları formaya sahip olmak isteyebileceğimi farkediyorum.) O arada takım da sahaya çıkıyor, ısınmak için. Yetkiner Mayda bize doğru tribüne geliyor. Zaten ondan sonra bizim tribün kalabalıklaşıyor. Bayram tatilini Portekiz’de geçiren Türkiyeli bir turist kafilesi var. Lizbon’a o sabah gelmişler. Lizbon’da çalışan üç kişi daha geliyor. İki de yüksek lisans öğrencisi. Bir de nazarlık olarak üstümde taraftar formam, boynumda kaşkolumla ben! Yetkiner geldiğinde ben de iyice aşağı inip bayrağı sete asıyorum. Set en münasip kelime. zira sahayla aramızdaki mesafe kısa ama arada bir hendek var! (Bu tek bayrak, maçı Ankara’da televizyondan seyreden taraftarlarımız tarafından tespit edilmiş.)
Sporting’in birbirinden farklı bir sürü taraftar grubu var. Bizim hemen solumuzda Direttivo XXI, biraz daha yukarıda, Torcida Verde. (19 Mayıs’a göre konuşayım: Direttivo tabelalı kalearkasında, Torcida Verde, maratonun bu kalearkasına yakın kısmında oturuyor.) Torcida Verde’nin pankartları muhteşem. (Yeşil taraftar. Fakat taraftar kelimesinde bir nüans var. Torcida, Protekizce değil, Brezilyaca! Üst-orta sınıf, sesli tezahüratta pek bulunmayan taraftarlar bunlar. Tüm bunları ertesi gün tanışacağım Sporting taraftarı Francisco Nascimento’dan öğreneceğim.) Karşı taraftaki kalearkasında Juve Leo, 76. (Genç aslan, 76 tesis tarihi. Francisco bunlardan.) Maç başlamadan önce Direttivo XXI’den bir taraftar gelip kaşkolumu istiyor. Maçtan sonra, diyorum. Anlaşıyoruz. İnanılır gibi değil, ne zaman dönüp arkama baksam onu bizim tribünün bittiği yerde bekler görüyorum. Deli herhalde… Fakat sözüme sadığım. Devre arasında en az on kişi geliyor kaşkol için. Tribünde başka yok ki! Ankara’dan gelenler bizim tam çaprazımızda, balkondalar. Maç artık bitmek üzere, ben kendimden geçmiş setin önündeyken, bizim tribünün ikazıyla geri dönüyorum. Aralarına girmiş bir Sportingli’yi işaret ediyorlar. Oğlan kaşkolu istiyor. Veremem ki! Fakat bizim taraftar öyle bastırıyor, oğlan öyle ısrar ediyor ki! Gözlerim benim oğlanı arıyor, yok. Nasıl olur? Bir yandan da artık kaşkol falan umurumda değil, maçı almak üzereyiz. Teslim olup takası kabul ediyorum. Sahaya tekrar döndüğüm an, omzuma bir el dokunuyor. Bana söz vermiştin. Neredeyse ağlayacak. Kesin deli. N’apacağım şimdi? Üstümdeki formayı da çıkarıp ona veriyorum. Böylece bir Sporting kaşkolum daha oluyor.
Maç 0-3 bitiyor. (İlk maç Ankara’da 1-1 bitmiş. Elbette Köylü’deyim. Alekos da var.) Tur bizim. Bu hakikate ancak ertesi gün öğlene doğru nüfuz edebildim. O ana dek net olarak hatırladığım tek şey, Ali Tandoğan’ın frikik golü. Maç bittiği an bir şeyler oluyor. Bunları hala tam hatırlayamıyorum. Sporting taraftarı beyaz mendiller sallıyor, bizi alkışlıyor. (Francisco söyledi. Fernando Mendes, takımın başına gelmeden önce Benficalı olduğunu beyan etmiş. O yüzden taraftarlar arasında hiç sevilmiyor.) Topçular tribüne geliyor. Benim kulüp bayrağı haricinde Lizbon’da yaşayanların getirdiği birkaç küçük Türkiye bayrağı var. Bunlar topçulara atılıyor. Alanlardan biri, galiba El Saka. Serkan da orada. İşte o an benim bayrağı havada uçarken görüyorum. Zaman duruyor… (Yan gözle evvelini de görmüşüm esasen. Düşününce hatırladım. Ersun hoca da tribüne gelmiş, benim bayrağı istiyor. Taraftarlardan birisi, galiba turist olanlardan, bayrağı kaldırıp atıyor.) Bu Bülent’ten Blackburn’de devraldığım, Ankara’dan gelen bayrak. Tribündeki tek kulüp bayrağı. Ya durun, n’aptınız? O bayrak hacı, daha gezecekti! Yapılacak bir şey yok. Ersun hoca bayrağı almış, koşarak kulübeye doğru gidiyor. (Parma’da Ersun Yanal’a bayrağın akibetini sormayı unuttum. Bir sonraki deplasmanda kesin soracağım. Bir sonraki deplasman?.. İnşallah!)
Şehir merkezine boynumda Sporting kaşkoluyla dönüyorum. Metrodan çıkarken kızlı erkekli genç bir grup sırıtarak bana bakıyor. İçlerinden biri laf da atıyor. Anlamak güç değil, bu çocuklar Benficalı! Müstehzi bir ifadeyle çıkartıp pasaportumu gösteriyorum. Bana sataşanın adı Nunu. Şiddetli bir kahkaha patlatıyor. Yukarıda grup 15 kişiyi buluyor. Benden bir kuşak küçükler. Aralarında tek bir Sportingli var: Claudia Hernandez. Tribünde değilmiş. Leiden’a döndükten sonra ona maç fotoğraflarını göndereceğim. Sabaha dek Baxia denen bölgede sürtüyoruz. 05:00 civarında beni otele bırakıyorlar. (Parma’da Hayri Güler’den öğrendim. Bizimkiler de o gece sabaha dek eğlenmişler. Acaba fırsatım olsa takımla birlikte olmayı tercih eder miydim?)
Telefonla uyanıyorum. Türkiye’den arkadaşlar arıyor. Blackburn’den de John Paul mesaj atmış, tebrik ediyor. Kendime gelip sokağa çıktığımda ilk iş Ankara’yı aramak oluyor. İkincisi, gazete almak. Bu sefer taneyle alıyorum, kiloyla değil. O akşam, sadece yukarıda bahsettiğim ve o günden beri düzenli yazarak Gençlerbirliği galibiyetlerini tebrik eden Francisco’yla tanışmıyorum. Jose Nunés ve Ricardo da var (malesef soyismini hatırlamıyorum). Aynı yaşlardayız ve dört farklı takımın taraftarıyız. Jose Portolu, Ricardo Benfica! Oturduğumuz yere tam Francisco bana Benfica’nın Salazar takımı olduğunu anlatırken geliyorlar. Ricardo, hemen müdahil olup mevzuya böyle dar politik/sınıfsal ayrımlarla bakılamaz, diyor. Artık biz Salazar’ın takımı değiliz, bir. Ayrıca biz her zaman şehir yoksullarının takımıydık, iki. Sporting kendisine baksın. Onlar da karışık. Benim aklımda Ankaragücü-Gençlerbirliği taraftar profilleri dönüyor. Sonra zaten mevzu kayıyor: José de Alvalade’yi beğendin mi? Cevap vermeme fırsat bırakmıyor: Bir numarası yok! Orası banyo… (Sporting karşıtları dış yüzeyde kullanılan renkli fayanslar nedeniyle böyle diyorlar. Bence tamamen çekememezlikten!) Lizbon’daki en iyi stad Estadio da Luz’dur. (Işık stadı, yani Benfica’nın sahası. Malesef gidip görecek vaktim olmadı.) Jose de boş durmuyor. Lizbon takımlarını boş ver. Portekiz’in gururu Porto! Birbirleriyle dalaşmaya başlıyorlar. Ben önümüzdeki turda Benfica istediğimi söylüyorum. Ricardo, beş çekeriz, diyor. Francisco, Juve Leo’nun bizim yanımızda, tribünde olacağını iddia ediyor. Gecenin galibi, Jose. Bir ara ortalıktan kayboluyor. Döndüğünde bana bir armağan getirmiş: Bir Porto forması! (22 numara, Jorge Costa.) Ben şimdi nasıl mukabele edeceğim? Aklıma otelde bana armağan edilen Gençlerbirliği rozeti geliyor. Jose’nin yakasına takıyorum. Çok memnun. İş yerindeki tüm arkadaşlarım Sporting’li. Pazartesi canlarına okuyacağım, diyor. Böylece tamamen sivil kalıyorum. Bayrak, kaşkol, forma, rozet… İşte tüm alamet-i farikalarımı Lizbon’da bırakıyorum.
Lizbon’dan ayrılmadan bir maç daha seyretme şansım oldu. Rakip takımın ismini öğrenemedim, ev sahibi: Futebol Clube de Lisboa. Tesis tarihi 1939. Ligli halısaha maçları oynuyorlar. Maçı seyreden tek kişi ben değilim.
12 Aralık 2003, Leiden
Kuralar çekildi. Yeni rakibimiz AC Parma. Akşit ağabeyle telefon trafiği tekrar başlıyor. Bu sefer gelecek. Hatta Sema abla da gelecek. İlk iki deplasmandan sonra maç için bilet bulamazsam benzeri kaygılarım da kalmamış. Rahatım. Uçak biletini Ocak başında alıyorum. Başkaca yapacak bir şey yok. Bekleyeceğiz…
25 Şubat 2004, Milan-Parma
Sabah inip çok oyalanmadan trenle Parma’ya geçiyorum. Zira önceden coğrafya çalışacak ya da Lizbon’da olduğu gibi Yetkiner Mayda’yla haberleşecek vaktim yok. Takımın kaldığı oteli öğrenip stadın yerine bakıyorum. Takım Lizbon’da şehir merkezine uzak, stada yakındı. Bu sefer ikisine de uzak. Ben gene şehir merkezine yerleşiyorum.
26 Şubat 2004, Parma
Öğle vakti. Belediye Stadı Ennio Tardini’nin önündeyim. Şehrin göbeğinden yürüyerek 15 dakika. Tren istayonundan yarım saat çekiyor. Tam bir mahalle stadı havasında. Aklımda buna en yakın örnek, Cebeci Stadı. İn cin top oynuyor. Saatin 13:00 olmasını bekliyorum. Gişeler o vakit açılacak. 15 dakika kala Akşit ağabey telefon ediyor. Milan’a inmişler. Özgür, diyor, aman ha, ben senin biletini aldım. Bir an aklım karşıyor, nasıl yani? Havalanında bilet satılıyordu, ben mi atladım? Neyse, telefonun vakti çok isabetli. Neredeyse aynı maça altı biletimiz olacaktı. Sizi tren istasyonundan alacağım, diyorum. Onlar gelmeden Yetkiner Mayda’yı arıyorum, akşam stadda görüşmek üzere sözleşiyoruz.
Milan’dan gelen trenden inen çok oluyor. Saat 15:30. Akşit ağabeyi son anda yakalıyorum: Büyük taraftar! Sarılıyoruz. Sema abla, dün çok geç vakit televizyonda duydum. Bizimkilere idman için halısaha göstermişler, diyor. İtalyanların bu konulardaki kötü şanını biliyoruz. Ama bu doğru olabilir mi? (Doğruymuş. İkinci idman halısahada yapılmış.) Bilet işini öğreniyorum. Akşit ağabey Hayri Güler’le görüşmüş, üç bilet istemiş. Akşit ağabeyle Hayri Güler’in birlikte çok eziyet çekmişlikleri var. Blackburn’de görüşüceklerdi, olmadı. Nasip Parma’ymış. Otelde buluşacağız, stada birlikte gidilecek. Daha taraftarlarla takımın ayrı otellerde kaldığını bilmiyoruz. Otele vardığımızda Lizbon’daki otele girdiğimde birlikte oturduklarını gördüğüm ekip gene lobide. Bir ara Ersun hoca karşımda oturuyor. Kimsenin maçla ilgili konuştuğu yok. Şu bayrağı nasıl sormam?! Aklıma dahi gelmedi. Sonraki deplasmana! İkinci otelden haberdar olunca, sayın Başkan bizimle gelirsiniz, biz sizi bırakırız, diyor. Otelin önünde takım stada uğurlanırken, Başkanın evvela kaptan Ümit’i, sonra Skoko’yu öpüp onlara bir şeyler söylediğini görüyorum. Bir işaret mi? (Maçın 59. dakikasında bunun bir işaret olduğundan hiçbir şüphem kalmayacak.) Biz arabaya bindiğimizde kar başlayalı tam iki saat olmuş, lapa lapa yağmaya devam ediyor. Ersun hocaya başarılar dileyip arabaya doğru seğirtiyorum.
Diğer otele vardığımızda lobi panayır yerine dönmüş. Hayri Güler haricinde şimdi Kulüp Müdürümüz olan eski futbolculardan Oktay Arıca’yla da tanışıyorum. Onların da kitapta yeri var. Otobüslere doluşup Gençlerbirliği marşları dinleyerek stadın yolunu tutuyoruz. Genel Kaptan, Transfer Komitesi’nden Zeki Ünaldı da bizim otobüste. Marşlarla ilgili bir şeyler söylüyor. Herkesin neşesi yerinde. Stada varan yolu tezahüratlar eşliğinde geçiyoruz. “Deplasman” takımının taraftarları daha ortalarda görünmüyor. (Maç boyunca da sesleri ya hiç çıkmadı, ya da çok cılız kaldı.) Tribün grubumuz şöyle: Oktay Arıca’nın eşi, Janset Güler (eşleri bizim hemen arkamızda, şeref tribünündeler), Sema abla, Akşit ağabey ve ben. Toplamda 250 kişinin üstündeyiz. Yavuz Donat aramızdaki birçok gazeteciden biri. Ona göre sayı, 268! Buna topçular ve teknik heyet de dahil. Başkandan uçakla Ankara’dan gelenlerin sayısını almış olmalı. Fakat eksiği var. Kaç kişiler, bilmiyorum fakat aramızda İtalya’dan gelenler var. Ayrıca karşı tribünde de “Forza Türkiye!” pankartı açmış 15-20 kişilik bir grup daha. Pankartın üstünde yazan tam olarak şöyle: Boğaziçi Spor Klubü Anadolu’nun gururu Gençlerbirliği’ne başarılar diler! Ayrıca Londra’dan gelen Özkurallar ve Leiden’dan gelen ben bu sayıya eklenmeliyim. Maç başlayınca, burası Ankara, burdan çıkış yok tezahüratı kaçınılmaz. Fakat maç başlamıyor. Ben daha farkında değilim. Her yer bembeyaz. Öten telefona bakıyorum: İzmir’den, kardeşim Işık. Az önce seni tribünde gördüm. Bence sizin maç başlamayacak! Tam o an Akşit ağabey, maç ertelenebilir, diyor. Hakikaten! Ne olacak? Bu, eve dönüp hava düzeldiğinde 19 Mayıs’a tekrar gelmek gibi değil ki! Bizim kulübede bir hareketlenme var. Yüzler gülüyor. Maç başlayacak.
İlk devre çok sağlam oynuyoruz. Orta sahaya hakimsen, maçı alırsın. (Bunu sadece genel kural olarak söylüyorum. Yoksa orta sahaya hakimken mağlup olduğumuz birçok maçı içim yanarak seyretmişliğim var. Bugün böyle olmayacak!) Benim için rahat. İkinci devrenin başlamasına 1 (yazıyla, bir!) dakika kala bizim müdafaa edeceğimiz kalenin ceza sahasında bir hareketlenme var. Ben vaktin farkında değilim. Aaa, İtalyanlar bizim ceza sahasındaki karı kürüyorlar. Vaziyeti işaret eden Akşit ağabey. Sema abla, ne kadar art niyetlisin Akşit, diyor. Ben de aynı tepkiyi gösteriyorum. Şimdi karşı tarafı da temizlerler. O arada kalearkasındaki Parma taraftarları kalecimiz Damir Botonjic’e kartopu atıyorlar. Bir Parmalı topçu tribünlere koşup taraftarları yatıştırıyor. Düdük çaldı, ikinci devre başlıyor. Bizim ceza sahası pırıl pırıl. Akşit ağabeye, kusura bakmamasını söylüyorum. Fakat halihazırda yazdım zaten: O taraftar olarak benden çok daha kıdemli! Golden sonra aşağıdan yukarı doğru organize oluyoruz. Beste: Pınarbaşı! 19 Mayıs’ta keyfimiz yerindeyse, bilhassa attığımız gollerden sonra, en çok söylediğimiz beste.
Her maçtan insanın aklında silinmeyen görüntüler kalır. Bu maçtan bana yadigar kalan, başlama vuruşundan hemen evvel bizimkilerin karlarla kaplı sahada birbirlerine sarılarak oluşturdukları çember.
Maçtan sonra önce otele, sonra tribün grubumuzla yemeğe gidiyoruz. Otelde Valencia-Beşiktaş maçının skoruna bakıyoruz. İlk yarı bitmiş, 2-2. Tribündeki Enrique’yi düşünüyorum. Biz yemekteyken Rovers taraftarları namına John Paul’den gene tebrik mesajı geliyor. Leiden’a dönünce, Francisco ve Enrique’den de tebrik notları geldiğini göreceğim. Oktay Arıca’nın eşinden “birlikte gezmeye gitmeleri” nasıl başlamış, o hikayeyi dinliyorum. Sene 1961. Gençlerbirliği-Beşiktaş maçı. Bunu Oktay ağabey şöyle anlattı: Efendim, ben sahada biraz sinirli bilinirdim. Daha maç başlamadan hakem bizzat gelip beni ikaz etti. Ben de dedim ki, hocam sen beni atmayı zaten aklına koymuşsun! Maçın hemen başında kendisine kasti bir faul yapılıyor. Ama ayağım çok ağrıdı, diyor. İlk fırsatta faulu yapan Beşiktaşlı’ya çift dalıyor. Düdük çalıyor. Kırmızı kart, ikisi de dışarıda! Saniye 90! Oktay ağabey bunu tribündeki eşinden biliyor ve bu son oluyor. Bir daha Oktay ağabeyin kendi maçlarına gezmeye gitmiyorlar.
Ertesi gün sadece iki gazete aldım: Gazzetta di Parma ve La Gazzetta dello Sport! Başarıya mı alıştım, nedir? İkincisinin bizim maç haberine şu başlığı attığını görüyorum: Parma’da Sibirya soğuğu ve Türk hamamı!
29 Şubat 2004 gece, Leiden
Konyaspor maçı biteli saatler oldu. İkinci devre toparlayamadık. Skor 4-1. Yarın tüm gazeteler, Gençlerbirliği UEFA yorgunu, yazacak. İkinci Parma maçını beklemeye başlıyorum.
Express, Mart 2004
Direk tanışmıyoruz, maç anılarını nette sörf yaparken rastladığım bir blogdan yıllar sonra da olsa şimdi okudum…Farklı takımları da tutsak tribün emekçiliği böyle bir şey işte dedim. Ben Beşiktaş’lıyım kendimi bildi bileli tribünden maç izlerim. Senin de zorluklara rağmen gönül verdiğin takımın peşinden gitmeni çok takdir ettim. İstanbul’a yolun düşerse beklerim İnönü’ye de.. Beşiktaş kapalısında VictorY Levent dersen bulabilirsin beni…